![]()
![]()
Konuşan: İhsan İlkin
Şiirlerinizi hangi ortamlarda, hangi ruh hallerinde yazıyorsunuz?
Şiiri ne zaman, hangi ortamda ve nasıl yazacağımı hiç bilmem. Yalnız bildiğim şu: Şiir yazacağım o meçhul an yaklaşırken müthiş huzursuz olurum. Sıkıntı basar beni. Kendimi dışarı atarım. Dört dönerim sokaklarda. Anlamsızca dolaştığım olur sokakları. Gider alış veriş yerlerinde gezerim, ama şuursuzca bir gezidir bu. Bir bakmışsınız ki yorulmuş işimin başına geçmişimdir, oyalanırken birden şiir gelir ve yazılmaya başlar. Çalakalem patır patır yazdırır kendini şiir ve sonra çeker gider. Ardından şöyle bir arkama yaslanırım. Şiirimi çebime koyar, keyfime bakarım artık. Çocuk doğmuştur. Aradan bir zaman geçer, cebimdeki metni kimsenin olmadığı bir yerde gizlice çıkarır, düzeltmelere başlarım. Bu da epey zaman alır. Beş, altı defa düzeltirim bir şiiri farklı zamanlarda. Olduğuna, bittiğine kanaat getirince bırakırım, üç dört ay sonra bir daha bakarım. Bu bakış, yeni ve farklı bir bakıştır. Düzeltilecek bir durum varsa düzeltirim. Bu safhalardan sonra artık o şiir bitmiştir ve bir yerde yayımlanabilir.
En son yakalandığım şiir tufanında 8 şiiri birden yazdım. Bu yılın eylül-aralık diliminde bir defa yakalandım. Başka yok. Bu dört ayda bir defa oldu yani. Şiir bu şekilde gelmemişse şiir yazmak için elime kalem filan almam. Yani dostum, ben yazılmış şiiri değil, söylenmiş şiiri ortaya koyuyorum. Her defasında da söylediğim şiir beni çok şaşırtıyor. Örneğin “Kendi Gölgesini Kazan Adam” başlıklı bir şiirim var. Hiç aklıma gelmezdi böyle bir şiir yazacağım. Ne başlığı ne de içeriği. Ama yazılmalıymış demek ki şiir bana geldi ve kendini yazdırdı. Şiiri şu şekilde ifade ederim ben: Sonunu bilmediğim bir oyun. Sonunu da oyunun zamanını da şiirin kendisi belirliyor. Yazma işi bitin, tufandan çıktıktan sonra şiire hiç ekleme yapmam; yapamam. Şiir bunu kabul etmiyor zaten. Yaparsanız da yaptığınız bir yama gibi duruyor. Yamalı şiir ise güzel olmaz. Onun için şiirler doğal hâliyle kalıyor.
Siz şiir, öykü, deneme, çocuk hikâyeleri, çocuk şiirleri, roman yazdınız. Bundan gayrı daha hangi alanlarda yazmayı planlıyorsunuz? Bu kadar geniş yelpazeli yazmak sizi tüketmiyor mu? Örneğin ben sadece öykü ve öykü üzerine yazıyorum. Öykü dışında pek yazamıyorum. Siz nasıl başarıyorsunuz?
Şimdi ben bunu şöyle açıklayayım: Ben yazının peşinde koşan biri değilim. Genellikle yazı benim peşimden koşar ve beni yakaladığı anda kendini yazdırmaya başlar. Yazı yazılıp ortaya çıktığında hangi türe girmişse o türü yazmış olurum. Uçakla Adana"ya giderken yazma gereği duydum ve bir deneme çıktı. Bir gün evde ışıkları söndürdüm, mumları yaktım ve o ortamda oturuyorum. O ortamda “Duvara Vuran Uzun Gölge” adlı hikâyemi yazdım. Oysa o anda bir hikâye yazmak gibi amacım yoktu.
Kendimi illa ki şu türü yazmaya koşullandırmadığım için bu durum beni tüketmiyor. Aksine rahatlatıyor. Türleri dosyalarında biriktiriyorum. Türlere göre dosyalar kabarıyor ve yayıma hazır hâle geliyor.
Çocuk hikâyelerini ise çocuk dergisi olan Gonca"da çalıştığım sırada yazmıştım. Meşgul olduğum işle ilgili bir durum yani. İçimdeki konuşan kişi çocuk olursa çocuk şiirleri, büyük olursa büyük şiirleri oluyor. Roman olarak nitelenebilecek Aynalar ve Renkler"i de bir plan dahilinde yazmadım. Merzifon"da bir çay bahçesinde sıkılan bir kızın dünyasını yazmaya başladım. Serüven devam ettikçe yazılanlar ortaya Aynalar ve Renkler"i çıkardı.
Bence asıl önemli olan bu türlerde niteliği koruyabilmek... Bence asıl kendini bir türe sıkıştırmak zor. Şiirin anlatabileceği şeyler var, anlatamayacağı şeyler var. Bu noktada diğer türlerin olanaklarından yararlanmak gerekiyor. Şiir yazmanın diğer türleri yazmaya artı bir katkısı var. Yazdığınız düzyazı metinlerde şiirsel üslubu yakalıyorsunuz. Kısacası şu, yazdığım farklı türler bende bir çatışma içinde değil, aksine bir uyum söz konusu.
Ev hayatınızı anlatır mısınız? Eşinizle iletişimizi, bir günlük yaşamınızı, çocuklarınızla ilginizi anlatır mısınız? Onlar sizin vaktiniz almıyorlar mı? Çalışmalarınıza onları da mı ortak ediyorsunuz?
Müthiş evcil bir adamım ben. İş dışındaki bütün zamanı çocuklarımla geçiririm neredeyse. İşte çalışıyorumdur, işim vardır daha. Çocuklar evden ararlar “Haydi gel artık, yemek yiyeceğiz.” diye. Hemen işi bırakır eve gider, onlarla yemek yerim. İşime evdeki bilgisayarda devam ederim. Evde yemek yeriz, çay içeriz. Ardından meyve faslı gelir. Çocukların ödevi varsa onları hallederiz. Bana soru sorarlarsa yardımcı olurum. Onlara test veririm, çözdürürüm. Çocuklara deneme sınavı yaparım. Sonra değerlendirmesini yaparız. Bireysel olarak ise gazete, dergi veya kitap okurum. Tashih yaparım. Yazı çalışmalarımı onlarla birlikte iken yapmam. Yazı çalışması için onların yanından kalkıp başka bir yere gitmem. Hatta onlar beni bir şeyler yazarken görmezler neredeyse. Yani evdeki zamanı, özellikle akşamları birlikte geçiririz. Bazen geç saatte sinema izlerim. Ne yazık ki TV benim çok vaktimi alıyor.
Bir dönem çocuk şiirlerini sık yayımlıyordunuz. M. Cemil Erdem adıyla yayınladınız o şiirleri. İçinizdeki M. Cemil Erdem"i anlatır mısınız? Çocuk şiirleriyle ilgili planınız var mı?
İçimdeki M. Cemil Erdem, aya taş atan bir çocuktu. Çağıl çağıl şiirler getirmişti bana. Bu şiirleri Gül Çağıran Çocuk adındaki kitabımda topladım, M. Cemil Erdem imzasıyla. Gençliğimde içimde coşkun bir çocuk sevgisi vardı. İçimdeki çocukla yaşıyordu bu çocuk sevgisi. Bu çocukla yazıyordum şiirleri. Daha sonra her biri bir şiir olan çocuklarım oldu. Onların şiirsel dünyasından devşirdiğim imgelerle yazmaya başladım çocuksu metinleri. M. Cemil Erdem"i diğer müstear isimlerim gibi terk ettim. (Deniz Can, Haşmet Derviş, Gökhan Yağmur vs…) Bu yüzden Güzel ve İnce, Tarifsiz Gökyüzü adlı kitaplarımda topladığım çocuk şiirlerimi
Şair, yazar denen adamın yaşamında önemsediği on şey nedir?
Bütün şair ve yazar takımı için bunu söyleyemem. Kendi açımdan yaşamımda önemsediğim on şeyi ve bunları niçin önemsediğimi şu şekilde sıralayabilirim:
→ Hayat, “Sırat burada geçilir.” dedi bir Allah dostu. Bunu da hayatla kazanabiliriz. Ahiretimi kazanmak, sıratı burada geçmek için hayatı önemsiyorum.
→ İbadet. Yaratıcı ile bağımı güçlü tutması için ibadeti önemsiyorum.
→ Sorumluluk. Kendime, aileme, vatanıma ve davaya karşı sorumluğu önemsiyorum.
→ Dost. Kendimi onlarda gördüğüm, onlarla çoğaldığım için, sevincimi artırıp, üzüntümü azalttığım için dostlarımı önemsiyorum.
→ Dil. Dili bu kadar geri niye atar bir şair veya yazar diyebilirsiniz. İlk dörtte sağlam durmayanın dilde de sağlam duramayacağını düşündüğüm için dili geriye attım. Yazılı veya sözlü olarak kullandığım dili oluşturan her şeyi önemserim, ama bu hayatın, ibadetin, sorumluluğun ve dostun önüne geçmez.
→ Şiir. Şairi aşan ilahi kaynaklı, sonu bilinmeyen, insanı acıtan ve sarsan bir oyun olduğu için şiiri önemsiyor ve ondan kopamıyorum.
→ Kitap. Dilimi çoğalttığı ve beni ilk üç maddeye bağladığı için, dünyadaki varoluşumu açıkladığı için Kitabı ve O kitabı açıklayan, beni ona doğru döndüren bütün kitapları önemsiyorum.
→ Kalem. Kendimi çoğalttığı, hayatı ve davayı kazanmamda kullandığım için kalemi önemsiyorum.
→ Dergi. Yazıyla olan bağımı ve heyecanımı diri tuttuğu için dergileri önemsiyorum.
→ Vefa. Bir şeye karşı bağlılığımı sağlam bir şekilde sürdürmemi sağladığı için vefayı önemsiyorum. Vefa, davaya, dosta, dile, şiire, kitaba… karşı olduğu zaman hayatım da edebiyatım da şiirim de sağlıklı ve huzurlu bir çizgide yürüyor.
Son beş yılda yayınlanan beş şiir kitabı, beş öykü kitabı, beş roman, beş deneme kitabı ismi söyler misiniz?
Beş şiir kitabı:
Su Burcu / Toplu Şiirler, Hüseyin Atlansoy
Ah Teslimiyet, Süleyman Çelik
Selim Erdoğan, Sis
Ateşte Yıkanmış Atlar, Âdem Turan
Anne Bak Geliyor Kara Tren, Bünyamin K.
Beş öykü kitabı
Avlunun Uğultusu, Fatma Şengil Süzer
Chef, Mustafa Kutlu
Çatı Katı, Nihan Kaya
Gönül Atölyesi, Şemsettin Yapar
Kalp Süvarileri, Münire Daniş
Beş Deneme kitabı
Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu
Kovulmuşların Evi, Ali Ayçil
Merhamet, Kemal Sayar
Kalbin Sularında,
Bir Bahçe Düşü, Ali Çolak
Beş Roman
La, Nazan Bekiroğlu
Buğu, Nihan Kaya
Dağlar Devrildiğinde, Cengiz Aytmatov
Aliye, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Cam ve Elmas, Sadık Yalsızuçanlar
Yazmadan yaşayabilir misiniz? Yazmasaydınız ne yapardınız?
Yılın yaklaşık altı ayında (nisan-eylül) neredeyse yazmam. Demek ki yaşanabiliyormuş. Ama bir ömür yazmadan duramayacağımı düşünüyorum. Yazı kendini yazdıran bir şeydir bende. Ve o şey kendini yazdırmaya devam ediyor. Eğer yazı illetine bulaşmamış olsaydım, hayatı yaşamak ve okumakla yetinirdim. Hayatı dışarıdan gözlemler ve bundan keyif alırdım. Gider Üsküdar"da, taksim"de… insanları seyreder, onların hikâyelerini ve neler düşündüklerini düşünürdüm. İnsanı seyretmeyi çok seviyorum.
Son olarak, Aynalar ve Renkler"de anlattığınız gençleri üniversiteye getirip bıraktınız. Onların mezun oldukları dönemlerini anlatacak mısın?
Anlatmayı çok istiyorum. Hatta başladım da. “Bütün Türküler Sarı” dedimdi adına da. Aynalar ve Renkler"deki kahramanların yurtdışına açılmasını ve oralardaki okullarda görev yapmasını düşledim. Onlar gitti belki de, ama dönüp bana hikâyelerini anlatmadıkları için ben yazmadım diyeyim. Onlarla bir gün oturup halleşmeye başlarsak Aynalar ve Renkler"in devamı gelir ve “Bütün Türküler Sarı” tamamlanır umarım.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ŞİİR, BENİM İÇİN HER ZAMAN DERİN BİR ŞAŞIRMADIR. / YİTİK DÜŞLER
Konuşturan: Said Türkoğlu
“Arkamızdan kimsenin ağlamayacağı
Silüeti zayıf insanlarız
İsterdim ki
Bir şiire ilham olsun hayatım”
Mustafa Oğuz kimdir sorusuna edebiyatla ilgilenen insanlar Mustafa Oğuz’u nerden tanıyor diye sorup öyle yaklaşmalı. Onun dışında kalan insanların Mustafa Oğuz’la işi yok zaten. 1969 Erdemli - Limonlu doğumlu. Türkçe konuşan bir dünyalı. 9 Eylül Ün. Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. 6 yıl yurtiçinde 7 yılı yurtdışında ( Ahmet Yesevi ve Uluslararası Doğu Üniversitesi ) eğitimci olarak çalıştı. Öğretmen. Kuşları, çocukları, şiiri ve denizi çok seviyor ve bunlarla iç içe yaşıyor. Yaşadığı sürece sevdiklerinden vazgeçemedi. Hayatını bunlarla kuşatıp kalbini insanlığa adadı. Bu kirlenmemiş objelerden oluşturduğu sevimli bir koyakta yaşıyor ve orada paylaşıyor güneşi insanlarla. Kimliği, şiirleri ve şiirleri de kimliği.Çokça uçuk ve içindeki denizde alabildiğine kaçık olan Mustafa Oğuz, sınırları çizilmiş dünyada sınırsızlığı arayıp duruyor, sözlerini göğe asmak arzusuyla.
Yazı serüveni Fakülte yıllarında Ali Çolak, Musa Güner, Engin Akkuş ve Salih Güzel ile birlikte çıkardıkları Kırkikindi Dergisiyle başladı(3 sayı). Bu kısa maceradan sonra Yazı ve şiirleri Zaman Gazetesinde, Yedi iklim, Dergah, Kayıtlar, Kırkikindi, İkindiyazıları, Kardelen, Martı, Dergibi ve Yitik Düşler'de yayınlandı. Afra Aybike ve Numan Cemil'in babası.
Temmuz 2002’den bu yana İstanbul’da yaşıyor. Gonca Dergisinde ve Gonca Yayınlarında editörlük yapıyor. 1991’de ve 1992’de bir dolmuşa binerek Gül Çağıran Çocuk’u ( Çocuk şiirleri Kardelen Yay. İst. 1991) ve Şehrin Hakimi’ni (Şiir, Gülsaati Yay. İst. 1992) kitap olarak sundu okurlara.
Üç sayılık Kırkikindi serüveninden sonra derginin etrafındaki insanlar dağıldı, derginin yakın çevresinden ancak bir iki kişi içindeki tutkuya tutunarak kaybolmaktan kurtuldu. Bildiğim kadarıyla sizin içinizde bastırılamaz bir edebiyat sanat aşkı var. Bu aşkı hep canlı tutan sırrı merak ediyorum?
1989’da çıkardığımız Kırkikindi dergisi içimizdeki bastırılmaz edebiyat aşkının ürünüydü. 3 sayı sonra Kırkikindi kapandı. Öksüz çocuklar gibi kaldık. O süreçte yepyeni açılımlar oldu kendi adıma. Okuma sürecim hızlandı ve edebiyat dünyasından okur olarak kopmadım. Kısa sürede olsa Zaman Gazetesinde bir sayfa hazırladı Kırkikindi ekibi. Bu arada ben Kardelene yazı ve şiir gönderip o aileye katıldım. İkindiyazıları’na yazı ve şiir gönderme de paralel olarak devam etti bu aşkı diri tutmak adına. 1992-99 arası yurt dışındaydım ve edebiyat dünyasından koptum. O sürede iyi bir okur olma sevdasındaydım ve içimdeki o bastırılmaz edebiyat aşkı kısmen küllendi denebilir. O sürede ben de kayboldum demeliyim. Yazma eylemim oldukça yavaştı. Yaz tatillerinde Türkiye’ye gelince ilk olarak dergileri toplamak için kitapçılara koşardım. Bu arada Kırkikindi ekibinden Ali Çolak gazetede yazmaya başladı ve yoluna orada devam etti. Mehmet Kamış Aksiyonda, Mustafa Ünal Zaman Gazetesinde yürüyüşe devam ediyorlar. Diğer arkadaşlar dergi dünyasının uzağında kalıp şiirden edebiyattan koptular. Oysa Musa Güner, Salih Güzel ve Engin Akkuş güçlü ve sağlam bir dil edinmişlerdi kendilerine. Ben hayatın en müşkül zamanında bile kalbimde şiire ve edebiyata yer ayırdım. Herhalde bu sırda bunun önemli bir payı var. Bir de ezici ve eritici yalnızlığım. Şiiri, edebiyatı paylaşacak kimselerin olmayışı beni içime yani kalbime döndürdü ve ben kalbimle konuşup durdum. Kalbimle konuşmalarımı zaman zaman yazıya döktüm. Bu kimi zaman şiir, kimi zaman deneme oldu. Bir de ben birşeyler yazma kaygısı taşımam. Gelirse yazarım, kalbim taşarsa kaleme ve kağıda dökülür kalbimin taşkınlığı. 1998’de bu taşmada artışlar olmaya başladı. Bu hızlanmada şehir, tarih ve mekanın tesiri oldu denebilir. Hazar Denizi kıyısında bol şairli bir şehirde yaşıyordum. 1999’da Türkiye’ye döndüm. Ülkemin sorunlarına, şiire, insanıma, dergilere daha yakındım ve içimdeki şiir hareketini hızlandırdı. Yazmaya hazır kıta bekleyen ben, kalbimle daha çok konuşmaya başladım. İçimdeki yazma aşkını canlı tutan sır, kalbimle konuşmayı bırakmamakta olmalı. Daha net bir cevap: Aslında bunu ben de bilmiyorum. Bu benim kaderim olmalı ve ben bunu yaşıyorum.
Kadere, amenna, fakat yazarlık ağacını geçmişten geleceğe uzanan bir serpiliş ve yayılışla ebedileştirmek biraz da kişisel çabalarımızın, ısrarlarımızın ürünü değil midir?
Bu uğraş içinde çaba lazım elbette, ama ısrarın çok yeri olduğunu düşünmüyorum; çünkü boş bir yürekle ısrar geriye bir şey bırakamıyor. Çabayı da şöyle nitelemeliyim kendimce: Şiire, denemeye hazır olmak ve onunla bağları koparmamak. Kalbine dönük durmak kısacası. Uzun planda olaya bakıldığı zaman, edebiyatın temelinde insanın içindeki ebedîlik arzusu yatar. Adını ve eserini sonsuza bırakmak... Bu duygu içimizde ne denli fazlaysa o çaba ve ısrarı da o oranda koyarız ortaya.
Mustafa Oğuz şiiri nasıl tanımlar?
Öncelikle şiirin teorik tarafıyla ilgili lafları geçiyorum. Şiir benim için her zaman derin bir şaşırmadır. Şiirimde dile gelen birçok şeyi kelam olarak dile getirmemişimdir; ama bir kalp dürtüsüyle veya bilinen ismi ilhamla ortaya çıkan şiir, hemen her zaman beni şaşırtmış: “Bunu ben mi söyledim!” diye kendime sordurtmuştur. Şiir, kalp ve aşk, bir de hayat beni heyecanlandırıyor ve bunlar şiirle bir araya geliyor. Şiir kalbimin derinliklerini benim bile farkında olmadan ortaya koyma ameliyemdir. Şiir sonunu asla bilemeden söylemeye başladığım bir türküdür ve bu türkü hep kendini söylemeye kendi başlamıştır. Şiir kalbimin dile gelip kendini benimle paylaşmasıdır. Aşk gibi yüce bir erdemin dilidir.
-Sizin çocuk şiirleriyle ilgilendiğinizi biliyoruz."Gül Çağıran Çocuk" bu eğilimin meyvesi. Günümüzde baktığımızda çocuk edebiyatıyla ilgilenenlerin çoğu çocuk ruhuna seslenmekten çok, büyüklere "çocuk" konulu ürünler vermektedirler. Çocuklarla ilgili bir dergi ve yayınevinde editör olduğunuza göre siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
1990’dan beri çocuk şiirleri yazıyorum. M. Cemil ERDEM imzasıyla 1991’de Gül Çağıran Çocuk ismiyle kitaplaştı. İçimdeki çocuk konuştukça da bu eylem devam ediyor; ama açıkçası günümüzde çocukların şiir okumaya pek merak saldığını gözlemleyemiyorum. 2 yeni çocuk şiirleri kitabı öylece bekliyor bu sebepten. Zaman zaman Gonca Dergisinde yayınlanıyor.
Çocuk, coşkunun, sevginin ve masal bahçesinin dilini en iyi bilen ve bu dili en iyi konuşandır. Bu dille oluşturduğu dünyasının ana ayıraçlarından birisidir “çocuksu”luk.
Çocuksu çizgiye inmek - büyüklerce- kısmen başarılabilir. Yazılı ve sözlü olarak bunu başarabiliriz. Sözlü olarak, masal anlatmak, masalı adeta onlarla yaşamak, çocukla aramızdaki bütün engelleri kaldırır ve çocuk coşku iklimine geçip bizi kendine kabul ederek o coşkuyu birlikte yaşamamızı sağlar. Çocuğu dinledikçe, çocuğun düşünce ve hayal dünyasına vakıf olabiliriz. Çocukluğu yaşayıp o günleri geride bırakmış birisi olarak içimizde uyuyan çocuğu, bu coşkuyu çocukla yaşarken uyandırabilirsek, çocukla kontakt kurma imkanımız fazla olacaktır. İçimizdeki çocuk kimliği bize hakim olunca, sırtımızdaki kürkü atacağız. O zaman, içimizdeki çocukla karsımızdaki çocuk aynılaşacaktır. Buna özdeşleşme diyebiliriz.
Çocuklar için yazan, onlara metin üretenlere düşen yakaladığımız bu çocuk coşkusunu gümrah ırmaklara dönüştürebilmektir. Çocuk şiirleri yazdığım zamanlar bu gümrah ırmağı yakalayabildiğim anlardır ve 3-5 tane şiir bir anda oluşuvermiştir.
Belli yaştan sonra çocukluk bizden geçip gittiği için kullandığımız üslup “çocuksu”lukla nitelenebilir herhalde. Çocuğun elinden tutarak çocukla beraber şarkı söyleyip oynarcasına söyleyebileceğimiz mısralar çocuğu kendisine çağıracaktır. Çocuğa söylenen mısralar sevgiyi, afacanlığı, haylazlığı, nükteyi içinde barındıran bir üslupla söylenmelidir. Cahit Zarifoğlu, Mustafa Ruhi Şirin ve Mevlana İdris’te bunu görebiliyoruz.Yaz geceleri köyde oğlum “Baba, dağa çıkalım ve yıldız toplayalım” derdi. Çocuksu üslup bu işte. Dağa çıkıp yıldız toplamak, dağdan bulutu eritmeden getirmek., aya ve yıldızlara masallar anlattırmak, filin hortumundan kola akıtmak, bir sabah kapıya timsah getirmek, tavşan ile çocukları chatleştirmek, herkesin bildiği masalları torbaya doldurmak, aya taş atmak, bir uçağın kanadına tutunarak uzaklara gitmek, gece gördüğü rüyayı yazması için kuşları çağırmak, o tertemiz ellerini kaldırıp dua etmek...
Çocuğun bu doğal dünyasını ancak içimizdeki çocukla yakalayabiliriz. Bu doğal duygu selini aynı doğallıkta bir anlatımla kaleme almayı başarabilirsek iyi metinler çıkar ortaya ve bu metinler içinde sehl-i mümteni sanatını barındıran metinlerdir ki sanıldığı kadar yazılması kolay değildir. Bu anlatmaya çalıştıklarımın dışında kalanlar sizin de belirttiğiniz gibi “çocuğun ruhuna seslenmekten çok, büyüklere”çocuk” konulu ürünler vermektir. Çocuk için yazmanın teorik tarafları, çocuğun ruh dünyası, kelime hazinesi, algılama gücü gibi teknik taraflar dikkate alınmalı.
Dergimizde de bu anlayışı yerleştirmeye ve bu çerçevede ürünler yayınlamaya çalışıyoruz.
Işığın resmini çizdim. Şimdilerde hayat ve kalp resimlerini çekiyorum. İnsan yanımı acıtan kasideler kalbimi acıtıyor. Gün ölümlüdür deyip İstanbul ikindilerinden sonra ay düşlerine dalıyorum, ince bir kalple tarifsiz gökyüzüne sahip kuş ülkesinde. Bu söylediğim cümleler 9 adet kitabın ismini barındırıyor içinde. Bir taraftan yenilerini oluştururken bir taraftan oluşanları damıtmaya kalbimde derin şaşkınlığımı yaşamaya devam ediyorum. Edebiyat çalışmalarımı en iyi özetleyecek olan kalp ve hayat resimleri. Hayatın kenarında durup kalbimden dökülenlerle yoğunlaşmaya çalışıyorum. Bunları Yitik Düşler’de paylaşıyoruz okurlarla.
Kitapların gün yüzüne çıkması konusunda alabildiğine çekimserim. Milyonlarca insan nasıl ki Mustafa Oğuz’u umursamıyorsa Mustafa Oğuz’da onları umursamazlığını umursamıyor ve kalbinin kozasını oluşturmaya devam ediyor. Nasıl olsa bir gün ardımızda kalan üç beş lafı paylaşacak bir kalp çıkacaktır. Onun için bir acelem yok. “Okur bekliyor mu?” sorusuna cevap olarak “evet”e kalbim ikna olmadığı için olsa gerek şehrin Hâkimi’nden sonra 10 yıl geçti, ama yeni eser çıkarmadım piyasaya. Sizce bekliyor mu? Yitik Düşler okuruna soralım. Neticeyi mimoguz@mynet.com adresinde bekleyeceğim. Dergi adresine mektup da yazabilirler. Düşlerin yitik olduğu ülkede kitabın hayli hayli yitik olduğunu düşündüğüm için bu tavrım. Ama her şeye rağmen türkü söylemeye, hayatın ve kalbin resmini çekmeye şiirle, düzyazıyla devam etmeye çalışacağım bir kalp taşıdığım sürece. Kalbimle Yitik Düşler okurları arasında köprü olduğunuz için teşekkür ederim.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı