30/1/2009 · Kategori: Soylesiler

Konuşan: İhsan İlkin

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=522

 

Şiirlerinizi hangi ortamlarda, hangi ruh hallerinde yazıyorsunuz?

Şiiri ne zaman, hangi ortamda ve nasıl yazacağımı hiç bilmem. Yalnız bildiğim şu: Şiir yazacağım o meçhul an yaklaşırken müthiş huzursuz olurum. Sıkıntı basar beni. Kendimi dışarı atarım.  Dört dönerim sokaklarda. Anlamsızca dolaştığım olur sokakları. Gider alış veriş yerlerinde gezerim, ama şuursuzca bir gezidir bu. Bir bakmışsınız ki yorulmuş işimin başına geçmişimdir, oyalanırken birden şiir gelir ve yazılmaya başlar. Çalakalem patır patır yazdırır kendini şiir ve sonra çeker gider. Ardından şöyle bir arkama yaslanırım. Şiirimi çebime koyar, keyfime bakarım artık. Çocuk doğmuştur. Aradan bir zaman geçer, cebimdeki metni kimsenin olmadığı bir yerde gizlice çıkarır, düzeltmelere başlarım. Bu da epey zaman alır. Beş, altı defa düzeltirim bir şiiri farklı zamanlarda. Olduğuna, bittiğine kanaat getirince bırakırım, üç dört ay sonra bir daha bakarım. Bu bakış, yeni ve farklı bir bakıştır. Düzeltilecek bir durum varsa düzeltirim. Bu safhalardan sonra artık o şiir bitmiştir ve bir yerde yayımlanabilir.

En son yakalandığım şiir tufanında 8 şiiri birden yazdım. Bu yılın eylül-aralık diliminde bir defa yakalandım. Başka yok. Bu dört ayda bir defa oldu yani. Şiir bu şekilde gelmemişse şiir yazmak için elime kalem filan almam. Yani dostum, ben yazılmış şiiri değil, söylenmiş şiiri ortaya koyuyorum. Her defasında da söylediğim şiir beni çok şaşırtıyor. Örneğin “Kendi Gölgesini Kazan Adam” başlıklı bir şiirim var. Hiç aklıma gelmezdi böyle bir şiir yazacağım. Ne başlığı ne de içeriği. Ama yazılmalıymış demek ki şiir bana geldi ve kendini yazdırdı. Şiiri şu şekilde ifade ederim ben: Sonunu bilmediğim bir oyun. Sonunu da oyunun zamanını da şiirin kendisi belirliyor. Yazma işi bitin, tufandan çıktıktan sonra şiire hiç ekleme yapmam; yapamam. Şiir bunu kabul etmiyor zaten. Yaparsanız da yaptığınız bir yama gibi duruyor. Yamalı şiir ise güzel olmaz. Onun için şiirler doğal hâliyle kalıyor.

Siz şiir, öykü, deneme, çocuk hikâyeleri, çocuk şiirleri, roman yazdınız. Bundan gayrı daha hangi alanlarda yazmayı planlıyorsunuz? Bu kadar geniş yelpazeli yazmak sizi tüketmiyor mu? Örneğin ben sadece öykü ve öykü üzerine yazıyorum. Öykü dışında pek yazamıyorum. Siz nasıl başarıyorsunuz?

Şimdi ben bunu şöyle açıklayayım: Ben yazının peşinde koşan biri değilim. Genellikle yazı benim peşimden koşar ve beni yakaladığı anda kendini yazdırmaya başlar. Yazı yazılıp ortaya çıktığında hangi türe girmişse o türü yazmış olurum. Uçakla Adana"ya giderken yazma gereği duydum ve bir deneme çıktı. Bir gün evde ışıkları söndürdüm, mumları yaktım ve o ortamda oturuyorum. O ortamda “Duvara Vuran Uzun Gölge” adlı hikâyemi yazdım. Oysa o anda bir hikâye yazmak gibi amacım yoktu.

Kendimi illa ki şu türü yazmaya koşullandırmadığım için bu durum beni tüketmiyor. Aksine rahatlatıyor. Türleri dosyalarında biriktiriyorum. Türlere göre dosyalar kabarıyor ve yayıma hazır hâle geliyor.

Çocuk hikâyelerini ise çocuk dergisi olan Gonca"da çalıştığım sırada yazmıştım. Meşgul olduğum işle ilgili bir durum yani. İçimdeki konuşan kişi çocuk olursa çocuk şiirleri, büyük olursa büyük şiirleri oluyor. Roman olarak nitelenebilecek Aynalar ve Renkler"i de bir plan dahilinde yazmadım. Merzifon"da bir çay bahçesinde sıkılan bir kızın dünyasını yazmaya başladım. Serüven devam ettikçe yazılanlar ortaya Aynalar ve Renkler"i çıkardı.

Bence asıl önemli olan bu türlerde niteliği koruyabilmek... Bence asıl kendini bir türe sıkıştırmak zor. Şiirin anlatabileceği şeyler var, anlatamayacağı şeyler var. Bu noktada diğer türlerin olanaklarından yararlanmak gerekiyor. Şiir yazmanın diğer türleri yazmaya artı bir katkısı var. Yazdığınız düzyazı metinlerde şiirsel üslubu yakalıyorsunuz. Kısacası şu, yazdığım farklı türler bende bir çatışma içinde değil, aksine bir uyum söz konusu.

Ev hayatınızı anlatır mısınız? Eşinizle iletişimizi, bir günlük yaşamınızı, çocuklarınızla ilginizi anlatır mısınız? Onlar sizin vaktiniz almıyorlar mı? Çalışmalarınıza onları da mı ortak ediyorsunuz?

Müthiş evcil bir adamım ben. İş dışındaki bütün zamanı çocuklarımla geçiririm neredeyse. İşte çalışıyorumdur, işim vardır daha. Çocuklar evden ararlar “Haydi gel artık, yemek yiyeceğiz.” diye. Hemen işi bırakır eve gider, onlarla yemek yerim. İşime evdeki bilgisayarda devam ederim. Evde yemek yeriz, çay içeriz. Ardından meyve faslı gelir. Çocukların ödevi varsa onları hallederiz. Bana soru sorarlarsa yardımcı olurum. Onlara test veririm, çözdürürüm. Çocuklara deneme sınavı yaparım. Sonra değerlendirmesini yaparız. Bireysel olarak ise gazete, dergi veya kitap okurum. Tashih yaparım. Yazı çalışmalarımı onlarla birlikte iken yapmam. Yazı çalışması için onların yanından kalkıp başka bir yere gitmem. Hatta onlar beni bir şeyler yazarken görmezler neredeyse. Yani evdeki zamanı, özellikle akşamları birlikte geçiririz. Bazen geç saatte sinema izlerim. Ne yazık ki TV benim çok vaktimi alıyor.

Bir dönem çocuk şiirlerini sık yayımlıyordunuz. M. Cemil Erdem adıyla yayınladınız o şiirleri. İçinizdeki M. Cemil Erdem"i anlatır mısınız? Çocuk şiirleriyle ilgili planınız var mı?

İçimdeki M. Cemil Erdem, aya taş atan bir çocuktu. Çağıl çağıl şiirler getirmişti bana. Bu şiirleri Gül Çağıran Çocuk adındaki kitabımda topladım, M. Cemil Erdem imzasıyla. Gençliğimde içimde coşkun bir çocuk sevgisi vardı. İçimdeki çocukla yaşıyordu bu çocuk sevgisi. Bu çocukla yazıyordum şiirleri. Daha sonra her biri bir şiir olan çocuklarım oldu. Onların şiirsel dünyasından devşirdiğim imgelerle yazmaya başladım çocuksu metinleri. M. Cemil Erdem"i diğer müstear isimlerim gibi terk ettim. (Deniz Can, Haşmet Derviş, Gökhan Yağmur vs…) Bu yüzden Güzel ve İnce, Tarifsiz Gökyüzü adlı kitaplarımda topladığım çocuk şiirlerimi Mustafa Oğuz imzasıyla yayımladım. Bu kitaplara girmeyen çocuk şiirlerim de var. İçimdeki çocuk şiir söylerse ileride başka kitaplar olabilir belki. Çocuklarım büyüdüğü için çocuksu imgeler yakalayamıyorum artık evimde. Torunlar olunca da yakalayabilirim belki yeni imgeleri.

Şair, yazar denen adamın yaşamında önemsediği on şey nedir?

Bütün şair ve yazar takımı için bunu söyleyemem. Kendi açımdan yaşamımda önemsediğim on şeyi ve bunları niçin önemsediğimi şu şekilde sıralayabilirim:

→ Hayat, “Sırat burada geçilir.” dedi bir Allah dostu. Bunu da hayatla kazanabiliriz. Ahiretimi kazanmak, sıratı burada geçmek için hayatı önemsiyorum.

→ İbadet. Yaratıcı ile bağımı güçlü tutması için ibadeti önemsiyorum.

→ Sorumluluk. Kendime, aileme, vatanıma ve davaya karşı sorumluğu önemsiyorum.

→ Dost. Kendimi onlarda gördüğüm, onlarla çoğaldığım için, sevincimi artırıp, üzüntümü azalttığım için dostlarımı önemsiyorum.

→ Dil. Dili bu kadar geri niye atar bir şair veya yazar diyebilirsiniz. İlk dörtte sağlam durmayanın dilde de sağlam duramayacağını düşündüğüm için dili geriye attım. Yazılı veya sözlü olarak kullandığım dili oluşturan her şeyi önemserim, ama bu hayatın, ibadetin, sorumluluğun ve dostun önüne geçmez.

→ Şiir. Şairi aşan ilahi kaynaklı, sonu bilinmeyen, insanı acıtan ve sarsan bir oyun olduğu için şiiri önemsiyor ve ondan kopamıyorum.

→ Kitap. Dilimi çoğalttığı ve beni ilk üç maddeye bağladığı için, dünyadaki varoluşumu açıkladığı için Kitabı ve O kitabı açıklayan, beni ona doğru döndüren bütün kitapları önemsiyorum.

→ Kalem. Kendimi çoğalttığı, hayatı ve davayı kazanmamda kullandığım için kalemi önemsiyorum.

→ Dergi. Yazıyla olan bağımı ve heyecanımı diri tuttuğu için dergileri önemsiyorum.

→ Vefa. Bir şeye karşı bağlılığımı sağlam bir şekilde sürdürmemi sağladığı için vefayı önemsiyorum. Vefa, davaya, dosta, dile, şiire, kitaba… karşı olduğu zaman hayatım da edebiyatım da şiirim de sağlıklı ve huzurlu bir çizgide yürüyor.

 

Son beş yılda yayınlanan beş şiir kitabı, beş öykü kitabı, beş roman, beş deneme kitabı ismi söyler misiniz?

Beş şiir kitabı:

Su Burcu / Toplu Şiirler, Hüseyin Atlansoy

Ah Teslimiyet, Süleyman Çelik

Selim Erdoğan, Sis

Ateşte Yıkanmış Atlar, Âdem Turan

Anne Bak Geliyor Kara Tren, Bünyamin K.

 

Beş öykü kitabı

Avlunun Uğultusu, Fatma Şengil Süzer

Chef, Mustafa Kutlu

Çatı Katı, Nihan Kaya

Gönül Atölyesi, Şemsettin Yapar

Kalp Süvarileri, Münire Daniş

 

Beş Deneme kitabı

Cümle Kapısı, Nazan Bekiroğlu

Kovulmuşların Evi, Ali Ayçil

Merhamet, Kemal Sayar

Kalbin Sularında, Said Türkoğlu

Bir Bahçe Düşü, Ali Çolak

 

Beş Roman

La, Nazan Bekiroğlu

Buğu, Nihan Kaya

Dağlar Devrildiğinde, Cengiz Aytmatov

Aliye, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Cam ve Elmas, Sadık Yalsızuçanlar

 

Yazmadan yaşayabilir misiniz? Yazmasaydınız ne yapardınız? 

Yılın yaklaşık altı ayında (nisan-eylül) neredeyse yazmam. Demek ki yaşanabiliyormuş. Ama bir ömür yazmadan duramayacağımı düşünüyorum. Yazı kendini yazdıran bir şeydir bende. Ve o şey kendini yazdırmaya devam ediyor.  Eğer yazı illetine bulaşmamış olsaydım, hayatı yaşamak ve okumakla yetinirdim. Hayatı dışarıdan gözlemler ve bundan keyif alırdım. Gider Üsküdar"da, taksim"de… insanları seyreder, onların hikâyelerini ve neler düşündüklerini düşünürdüm. İnsanı seyretmeyi çok seviyorum.

Son olarak, Aynalar ve Renkler"de anlattığınız gençleri üniversiteye getirip bıraktınız. Onların mezun oldukları dönemlerini anlatacak mısın?

Anlatmayı çok istiyorum. Hatta başladım da. “Bütün Türküler Sarı” dedimdi adına da. Aynalar ve Renkler"deki kahramanların yurtdışına açılmasını ve oralardaki okullarda görev yapmasını düşledim. Onlar gitti belki de, ama dönüp bana hikâyelerini anlatmadıkları için ben yazmadım diyeyim. Onlarla bir gün oturup halleşmeye başlarsak Aynalar ve Renkler"in devamı gelir ve “Bütün Türküler Sarı”  tamamlanır umarım.

 

 

23/12/2008 · Kategori: HAKKINDA YAZILANLAR

 



Yazılar

Aynalardaki Renkler ve Leyla Adlı Bir Genç Kız / M. Said Türkoğlu (Yeni Şafak gazetesi)

Aynalar, Renkler Ve İçe Doğru Yolculuklar / Recep Şükrü Güngör (Kitap Zamanı)

Aynalar Ve Renkler / Fatma Zehra (Dergah)

Aynalar Ve Renkler / Cevat Akkanat (Kitap postası)

Aynalar Ve Renkler / M. Said Türkoğlu (ardıç dergisi)

Aynalar / Dr. İsmail Bozkurt-Ankara

Yıldızlara Taş Atan Çocuğun Şiirleri / Ali Çolak (ikindiyazıları)

Evren Yepyeni Bir Çiçektir: Mustafa Oğuz'un Çocuk Şiirleri / Asım Öz (Salıncak Postası)

Beylerbeyi’ne Uğrayan Şairler – Yazarlar: Mustafa Oğuz / Nurettin Durman (Bir Nokta dergisi)

Ateşteki Pervâne: Mustafa Oğuz / Âdem Turan (www.dunyabizim.com)

Gül Çağıran Çocuk / Özcan Ünlü (Zaman gazetesi)

Bir Şiir Kitabının Düşündürdüğü / Özcan Ünlü (Zaman gazetesi)

Mustafa Oğuz’un Çocuk Şiirleri / Recep Şükrü Güngör (www.edebistan.com)

“Güzel Ve İnce”, “Tarifsiz Gökyüzü”… / Cevat Akkanat (Milli Gazete)

 

Röportajlar

 

Şiir, Benim İçin Her Zaman Derin Bir Şaşırmadır. / Yitik Düşler

Gurbetin Sıla Olduğu Yıllar / Âdem Turan (ardıç dergisi)

Sözün Kapısında Nöbet Beklemek / Duyuş Ve Düşünüş dergisi

Yazı Denen Nesne Südûr Ederken Bir Şekil Alır / Osman Alagöz (Kırkbaşak dergisi)

Çocuk Edebiyatı, Çocuksuluğu Yaşayarak Ortaya Konan Bir Edebiyattır. / Mustafa Aldı (Ümran dergisi)

Yazarlık Okulunun Tek Öğretmeni Yazarlar ve Onların Eserleridir / Mehmet Büyükşahin

Yazmaya Yazıyı Öğrendiğim Gün Başladım  / Nureddin Durman

Küçük Şehirler Bana Bir Dinginlik Sağlamıştır / Yitik Düşler dergisi

Mustafa Oğuz İle Rahmet Ve Esenlik Irmağı Üzerine Söyleşi / Yüsra Mesude (Burç FM)

Mustafa Oğuz İle Hicret Resimleri Üzerine Söyleşi / Yüsra Mesude (Burç FM)

Mustafa Oğuz İle Aynalar Ve Renkler Üzerine Söyleşi / Hasan Ahmet Gökçe (Burç FM)

Mustafa Oğuz İle Aynalar Ve Renkler Üzerine Söyleşi / Hüseyin Akın (Özel FM)

 


Bulanlar, Ancak Arayanlardır / Zaman Gazetesi  / Yeni Çıkanlar 2005
7/7/2008 ·

Erdem bayazıt'ı rahmetle anıyoruz

 

2003’te bir şiir okuma yarışmasına jüri olarak davet edilmiştim ve aynı yarışmanın jürisinde Erdem Bayazıt da vardı. Nasıl da heyecanlanmış, sevinmiştim. Çok sevdiğim, şiirlerini ezberlediğim Davudî sesli şairle birlikte olacaktık. Kitaplığımdan şiir kitaplarını aradım. Sebeb Ey’in ilk baskısını buldum, ama nedense Risaleler’i bulamadım. Programdan önce kitabı uzattım elim titreyerek, heyecan içinde. Kendisinde Sebeb Ey’in olmadığını söyledi imzalarken. “Sayın Mustafa Oğuz Hocama duygu ve muhabbetlerimle” diyerek imzalamış ve Maltepe 8.5.2003 notunu düşmüş imzasının altına. Bir jest yapıp “Buyurun bu kitabı size vereyim.” diyemedim. O, çok sevdiğim şairin imzalı bir kitabı olsun istedim kitaplığımda. Yarışmada çocukların şiir okuması bittikten sonra kürsüye çıkıp Nida Beyitleri’ni okumuş, hepimize şiirden bir demet sunmuştu.

Erdem Bayazıt’ı Ümraniye Belediyesi’nde düzenlenen bir şiir gecesinde ikinci defa dinleme imkânına kavuştum. Program esnasında 6-7 yaşlarında bir çocuk sahneye çıktı ve şairin uzun bir şiiri olan “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”i ezbere okudu. Bir şair için ne büyük mutluluktu bu. Nitekim çocuk şiiri bitirdiğinde Erdem Bayazıt yerinden kalktı ve çocuğu alnından öptü. Öptüğü çocuk değil, şiiriydi bence. Bir şair kendi şiirini öpüyordu. Yazdığı şiir ete kemiğe bürünmüş ve karşısına çıkmıştı. “Hemen her şair, şiirlerinin ezberlenmesinden, dillerde dolaşmasından, yüksek sesle okunmasından mutluluk duyar; hatta bütün sanat türlerinde eser veren her sanatçı eserine karşı böylesine bir ilgi gösterilmesini bekler, bu ilgi sanatçıyı mutlu eder, verimliliğini artırır; mağlum olduğu üzre; marifet, iltifata tabidir. İşte her sanatçının beklediği bu ilgiyi Erdem Bayazıt, daha ilk şiirlerinden itibaren gördü ve bu mutluluğu yaşadı. Onun şiirleri ezberlendi, meydanlarda okundu, kartpostallara, afişlere, duvarlara... yazıldı. 1970`li yılların gençliği, duygularını ve düşüncelerini Erdem Bayazıt’ın şiirleriyle dile getirdi. İlk kitabıyla Erdem Bayazıt, daha 1970`li yıllarda ünlü bir şairdi.”[1]

 



[1] Yeni Şafak, 20.01.2008

4/6/2008 ·

ANİSA FİTRİA DEWİ, "ASRIN TÜRKÜSÜ"ADLI ŞİİRİMİZLE  6. ULUSLARARASI TÜRKÇE OLİMPİYATLARINDA 2. OLDU 

 

 

6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nda değişik yarışmaların yayında şiir okuma yarışması da yapıldı. Şiir yarışmasında  zirve şu şekilde oluştu:  Arif Nihat Asya’nın Naat adlı şiiri ile Arnavutluk'tan Adeila Selimaj birinci oldu. İkinciliği ise Mustafa Oğuz’un 'Asrın Türküsü' adlı şiiri ile Endenozya'dan Anisa Fitria Dewi alırken üçüncülüğü ise bedri rahmi Eyüboğlu’nun 'Türküler Dolusu' şiiri ile Sudan'dan Walaa Tarık Mohamed kazandı.

Yarışmanın ardından Asrın Türküsü adlı şiiri 2. olan Mustafa Oğuz, şiirini okuyan Endenozya'dan Anisa Fitria Dewi ile bir araya gelerek duygusal anlar yaşadı. Mustafa Oğuz duygularını şu şekilde ifade etti. “1992’de yurt dışına giden ilk eğitim gönüllüleri arasında bulunmak nasip olmuştu. Bu yüzden Türkçe olimpiyatları beni ayrı bir heyecana sevk eder. Bu yılki olimpiyatta yazdığım bir şiirin okunması heyecanıma heyecan kattı. Doğrusunu söylemek gerekirse Endonezyalı öğrenci şiirin hakkını vererek okuyor. Daha önceden yorumlanmamış bir şiire özgün bir yorum getiriyor. Kendi şiirimin sahnede bu kadar güzel okunmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam mümkün değil. Her şairin böyle bir güzelliği yaşamasını isterim. Ayrıca şunu da belirtmek isterim: Dünyanın dört bir yanına yayılan bu hareket, kendi sanatçısını, şairini de yetiştirmektedir. Bu yetişen kişiler değişik yerlerde parçalar halinde bu destanı yazıya geçiriyorlar. Asrın Türküsü adlı şiirimde bu parçalardan biri... Emeği geçen bütün arkadaşlara buradan teşekkür ediyor, ayrıca tebrik ediyorum.”

 

Şiiri Anisa’nın başarılı yorumuyla dinlemek isterseniz aşağıdaki linki tıklamanız yeterli.

http://www.samanyoluhaber.com/haber-103371.html

 www.youtube.com/watch?v=7GzJQDVbx4U

ASRIN TÜRKÜSÜ

Asrın en çalımlı türküsünü söyledik
Dünyanın kalbini tutarak
Denizler aştık
Çöller dağlar
Sınırların kalkışını gördük
Devlerin çöküşünü
Nakarat olduk
Asrın en gür türküsüne

Koro:
Zamanı bize sorun
Çocuk kalplerini bize
Anne olmayı baba olmayı
Çile çekmeyi sabretmeyi
Sevdanın en karasını
Cesaretin büyütülmesini
Ölümün küçültülmesini
Tarihi ve zamanı bize sorun

Bizler oturunca ölürüz
Toprak o gün çağırır bizi
Aslına dönmeye çürümeye
Ve güllere gübre olmaya
Biz oturunca ölürüz
Oturunca konuşur etlerimizi yer
Kokuşuruz diye korkar
Oturmadan
"Bir Çift Yürek" olmak için dünyada
Koşarız durmadan
Tıpkı siz gibi
Aştık geldik kıtaları denizleri


Koro:

Zaman aktıkça
Dünya dönüp ışıttıkça güneş
Deniz sırları fısıldayıp
Yağdıkça arza yağmur
Dağlar atılmadıkça pamuk gibi
Dağ dağa kavuşmadıkça
Kavuşacağız biz insana
And olsun
İnsana ve zamana
And olsun
Tarihe ve mekâna

 

23/7/2007 · Kategori: Elestiri_Tanitim yazilari

SÖZ FİDANLIĞINDAN YAZARLIK AĞACINA YAZI YOLCULUĞU

 

 

Yazı ve yazarlık kimileri için tutkulu bir sevda olarak yaşamaya devam ediyor. Bu iki sözcüğün âdeta büyüleyici bir gücü var. Günümüzde her ne kadar yazı ve yazar, toplumun ihtiyaçları içinde gerilere doğru ötelense de bu sevdayı içinde büyütenlerin sayısında azalma görülmüyor. Yazının kalıcılığının, yazıları iki kapak arasında tarihe havale etmenin cazibesi azalmıyor. Bu yolda yürümeye hevesli nice genç soluk dergilerin ve yayınevlerinin kapılarını aşındırmaya devam ediyor.

Bu yolu zamanla arşınlamış olanlar, yürüdükleri yolu aydınlatacak yazılar yazmaktan, kitap yayınlamaktan geri durmuyorlar. Yazabilmek (Mehmet Gedizli), Yazı Yazma Tekniği ve Yazı Örnekleri (Robert Shaw), Yazar Olmak İstiyorum (Ömer Sevinçgül), Yazar Olmak (Dorothea Brand), ... Ve Yazar Oldular (Olivier Rolin) bu kitaplardan bazıları.

Her ne kadar yazı mektebinin tek öğretmeni usta yazarlardır dense de gençlere yol-yordam gösterme adına yayınlanan kitaplardan sonuncusunu Said Türkoğlu kaleme aldı: Yazarlık Ağacı. Sütun yayınları arasından çıkan kitap yazarın ifadesiyle “yazmaya yeni başlayanlar için bir yüreklendirme ve teşvik düşüncesiyle kaleme alınmış.”

Yazarlık Ağacı, yazarın büyük kısmını Yitik Düşler dergisinde yayınladığı yazarlığın nasıl oluşturulacağını, adım adım gelişmelerini ve gelişmeleri takip sürecinde “neler”e dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyan bir kitap.

Kitap isimleri kitabın içeriği ve zenginliğine dair bir ipucudur bence. Yazıyla bir ağaç oluşturmaktan bahsediyor Türkoğlu, dolayısıyla. Bir ağacın nasıl ortaya çıktığını, nasıl dal budak saldığını, nasıl kimi zaman ter ü taze donandığını bilirsiniz. Uzun ince ve çileli bir yoldur ağacın yolculuğu. Aynı durum fazlasıyla yazarlık için de geçerlidir. Yazarlığın gerektirdiği bütün donanımlardan haberdar olmanın yanı sıra doğuştan gelen yeteneğe sahip olmak gerekir.

Bu safhadan sonra yazının ne olduğu konusuna gelip takılırsınız. Said Türkoğlu “Yazmak, bir insanlık ödevidir.” diyor ve ekliyor kitabın önsözünde: “Bu ödevin sorumluları da yazmaya karşı, iyi kötü bir yeteneğe ve coşkuya sahip olanlardır.

Başta ailemiz, sonra okuduğumuz okullar ve yaşadığımız toplum, bizim bu yeteneğimizi keşfedip sonra da bizi yönlendirmek, yetiştirmek, geliştirmek gibi aşamalarda elimizden tutmak sorumluluğundadırlar. Ama yaşadığımız dünyada insanı yeteneklerine, iç kaynaklarına göre yönlendirmek görevi bir bilinç olarak benimsenmiş değil.”

Yazarlığın matematiksel şartların yerine getirilmesiyle oluşacak bir durum olmadığına da temas ediyor Türkoğlu ve bu kitabın matematiksel bir formül sunmayacağını, zaten böyle bir durumun da söz konusu olmadığını ifade ediyor:[1]

“Bu kitap, yazar olma aşamalarını birazcık teknik; daha çok düşünce ve duygu boyutlarıyla ele almak için kaleme alındı; ama yazar olmak konusunda birtakım kestirme yollar sunmuyor, kısa yol formülleri önermiyor, bir anda yazarlık tahtına çıkaracak sihirli bir değnek vaadetmiyor; bütün yolu yordamı bir aspirin hapına sığdırma taahhüdünde bulunmuyor. Zaten adına “yazarlık” denilen ruh-gönül-fikir yolculuğunda hiçbir hazır formül işe yaramıyor. Yazar olmak, aklı başında bir okuma sürecine katlanmayı, durup uzun uzun kendi iç sesini dinlemeyi, bir fikir olgunluğu sergilemeyi, sabırlı olmayı, dünyanın gürültü patırtısından, eğlencesinden, her türlü bayağılığından, ayaküstü ilgilerinden uzak durmayı ve bütün varlıklara karşı daha duyarlı davranmayı gerekli kılıyor.”

Yazı yazmanın ve yazarlığın çileli bir yolculuk olduğuna değinmiştik. Yazı yoluna girip o yolda yetenekle azmin izdivaç etmesi gerektiği noktasında da şunları dillendiriyor Said Türkoğlu: “Bir insan, bütün teknik şartları yerine getirirse iyi bir yazar olabilir mi? Olamaz.

Bir insan, yazarlık yeteneğine sahipse ve sadece bu yeteneği sermaye edinerek iyi yazar olabilir mi? Olamaz.

Birincinin ikinciye ikincinin birinciye ihtiyacı vardır.

Birincisi olmadan içerik bakımından bir şeyler diyebilen, ama uygun bir kalıba dökülemediği için yarım yamalak diyebilen, derme çatma bir metinle karşı karşıyasınız.

İkincisi olmadan ise, düşündüğünüzü sağlam, eksiksiz; ama soğuk bir teknik yapıdan kurtaramamış bir metinle karış karşıyasınız.

Bu kitapta fazla somut, teknik bilgiler vermekten kaçınılmıştır. Zaten çok teknik bilgiler can sıkmaktan başka ne işe yarar?”

Kitabın içindekilere bir göz attığımız zaman içerik hakkında tatmin edecek bir fikre sahip oluyoruz hemen. “Okuma Bilinci, İç Tazyik, Duygunun Dili-Düşüncenin Dili, Dil İşçiliği, Yaşamın Sesini Dinlemek, Sabrın Acı Kasesinden Yudumlamayı Göze Almak, Kavramları Özümsemek, Anlamı Kuşatmak, İçindeki Gizin İzini Sürmek, Yazarlığını Kendi İçinde Tartmak, Duyarlı ve Uyanık Olmak, Güçlü Yazarların Çekim Alanından Kurtulmak, Ayağı Yere Basan Şeyler Yazmak, Yazmayı Bir Tutku Derecesinde Benimsemek, Yazmanın Bir İnsanlık Görevi Olduğunu Düşünmek…”

Kitap kendinden önce yazılan ve teorik verileri sıralayan kitaplardan hemen ayrılıyor. İşlediği konularda bir deneme tadı ve zevkini başarıyla taşıyan yazar, kitabının son kısmına yazı mektebinin ustaları Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Haşim, Cemil Meriç, Salah Birsel, Ali Çolak ve Nihat Dağlı’dan seçtiği örnek metinler eklemiş.

Ayrıca Türkoğlu, Gustave Flaubert’in Madam Bovary’de bir bölümü beş defa yazışını metinlerle birlikte vererek yazının nasıl oluştuğuna da işaret etmiş oluyor.

Yazı, dalından köküne kadar bir ağaçtır anlayışını ileri süren yazar, yazı ağacını oluşturmak isteyen gençler için yazarlığın ipuçlarını mütevazi ama aynı zamanda özgün bir tarzda ortaya koyuyor.
Yazılardan bir ağaç oluşturmaya azimli ve istekli gençler için önemli bir kitap Yazarlık Ağacı...

 

 

Ardıç Dergisi

17/7/2007 · Kategori: biyografim

1969 Erdemli - Limonlu doğumlu. 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Fakülte yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kırkikindi Dergisini çıkardılar. İlkyazı ve şiirleri bu dergide yayınlandı. Gonca dergisinde ve Gonca Yayınlarında editör olarak görev yaptı. Yitik Düşler dergisi ekibinde bulundu. Yazı ve şiirleri, değişik gazetelerde; Kitap Zamanı, Hece, Yedi iklim, Dergâh, Kayıtlar, Kırkikindi, İkindiyazıları, Kardelen, Lamure, Ardıç, Bir Nokta, Yağmur, Sühan, Gonca, Ailem ve Yitik Düşler dergilerinde yayınlandı. Mart 2008’de yayına başlayan Kuşluk Vakti dergisinin yayınına öncülük etti, ediyor. İstanbul’da İstanbul’u yaşamayı sürdürüyor.

 

mustafaoguz@istanbul.com

 

http://mustafaoguz.blogcu.com

 

 

Yayınlanmış eserleri:

 

Gül Çağıran Çocuk, Kardelen Yay. İst. 1991

Şehrin Hâkimi, Gül Saati Yay. İst. 1992

Gül Şehir, Gonca Yay. İst. 2003

Ramazan Çiçeği, Gonca Yay. İst. 2004

Cennetlik Anne, Gonca Yay. İst. 2005

Aynalar ve Renkler, Kaynak Kitaplığı, İst. 2005

Hicret Resimleri, Kaynak Yayınları, İst. 2006

Rahmet ve Esenlik Irmağı, Kaynak Yayınları, İst. 2006

Bir Oruç Tuttum – Ramazan Günlüğü – Salıncak Yayınları, İst. 2006

Bilge Serçe,  Salıncak Yayınları, İst. 2007

Güzel ve İnce,  Salıncak Yayınları, İst. 2007

Tarifsiz Gökyüzü,  Salıncak Yayınları, İst. 2007

 

http://www.kitappinari.com/tr/prdauthdet.php?ya=Mustafa%20Oğuz

 

http://www.kaynakyayinlari.com.tr/urun.php?ID=1425

http://www.kaynakyayinlari.com.tr/urun.php?ID=1740

http://www.kaynakyayinlari.com.tr/urun.php?ID=1826

 

http://www.kitapkaynagi.com/yazarlar.php?yazar=363

 

 

 

10/7/2007 · Kategori: Siir

 

  

Çok güzelsiniz gözlerinize bakıp size hayır diyemem

Kuşları alın gidin buradan hiç diyemem

Kuşlar sizinle güzel

Saçlarınızı savurduğu zaman rüzgâr güzel

  

Yalnız sizin ülkenizde geç kalır otobüsler

Oysa ben sizi beklerken sıkıldım diyemem

Yollar sizi beklerken daha bir güzel

Yollar sizi bizi taşıyan otobüslerle güzel

 

Durakta beklersiniz durak güzel

Biner gidersiniz bindiğiniz otobüs güzel

Soramam neye gider bindiğiniz otobüs

Sizi böyle uzaktan sevmek güzel

 

Siz olmasanız aşk olmasa

Aşk yakmasa bizi kışta yazda

Nasıl ısınır insanlığın kalbi

Nasıl bilir insanlar güzeli

 

Yansak yakılsak da aşk güzel

Aşk olunca yol da otobüs de durak da güzel

18/6/2007 · Kategori: Siir

 

 

 

 

Sen bukleli saçlarınla kelebekler şâhı

Ben yedi ay günyüzü görmemiş karanlık çocuğu

 

Kumlara sarınıp geceyi dinlerim

Fısıltılarla sırra boğar geceyi dalga

Gider karanlığın sonunda aşka doğarım

Kopar içimde bambaşka bir fırtına

 

Aynaya bak ve ruhuna dön

Gecenin içinde denizi okuyan kız

Çocuk masallarında yer yoktur asla aşka

Ve sabahın şiirini hiç söylemedi kuşlar

Soyunursan kanatlarını bir kız olursun

Ve yanık mektuplarla süslenir bakışların

 

İçine, uğultulu ormana

Hayata dair akan o iksirli ırmak

Utandırır bakışlarımı gün batar

Döner döner dönerim

Kül rengi bulutlara

Ey mavi deniz andacım sırdaşım

Çoban yıldızım: bir içimlik su

 

 

Bir Nokta dergisi Haziran 2007

11/6/2007 · Kategori: Soylesiler

ŞİİR, BENİM İÇİN HER ZAMAN DERİN BİR ŞAŞIRMADIR. / YİTİK DÜŞLER

Konuşturan: Said Türkoğlu

 

 

Arkamızdan kimsenin ağlamayacağı

Silüeti zayıf insanlarız

Sıradan

İsterdim ki

Bir şiire ilham olsun hayatım”


Mustafa Oğuz Kimdir?

 

Mustafa Oğuz kimdir sorusuna edebiyatla ilgilenen insanlar Mustafa Oğuz’u nerden tanıyor diye sorup öyle yaklaşmalı. Onun dışında kalan insanların Mustafa Oğuz’la işi yok zaten. 1969 Erdemli - Limonlu doğumlu. Türkçe konuşan bir dünyalı.  9 Eylül Ün. Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. 6 yıl yurtiçinde 7 yılı yurtdışında ( Ahmet Yesevi ve Uluslararası Doğu Üniversitesi ) eğitimci olarak çalıştı.  Öğretmen. Kuşları, çocukları, şiiri ve denizi çok seviyor ve bunlarla iç içe yaşıyor. Yaşadığı sürece sevdiklerinden vazgeçemedi. Hayatını bunlarla kuşatıp kalbini insanlığa adadı. Bu kirlenmemiş objelerden oluşturduğu sevimli bir koyakta yaşıyor ve orada paylaşıyor güneşi insanlarla. Kimliği, şiirleri ve şiirleri de kimliği.Çokça uçuk ve içindeki denizde alabildiğine kaçık olan Mustafa Oğuz, sınırları çizilmiş dünyada sınırsızlığı arayıp duruyor, sözlerini göğe asmak arzusuyla.

Yazı serüveni Fakülte yıllarında  Ali Çolak, Musa Güner, Engin Akkuş ve Salih Güzel ile birlikte çıkardıkları Kırkikindi Dergisiyle başladı(3 sayı). Bu kısa maceradan sonra Yazı ve şiirleri Zaman Gazetesinde, Yedi iklim, Dergah, Kayıtlar, Kırkikindi, İkindiyazıları,  Kardelen, Martı, Dergibi ve Yitik Düşler'de yayınlandı.  Afra Aybike ve Numan Cemil'in babası.

Temmuz 2002’den bu yana İstanbul’da yaşıyor. Gonca Dergisinde ve Gonca Yayınlarında editörlük yapıyor. 1991’de ve 1992’de bir dolmuşa binerek Gül Çağıran Çocuk’u ( Çocuk şiirleri Kardelen Yay. İst. 1991) ve Şehrin Hakimi’ni  (Şiir, Gülsaati Yay. İst. 1992) kitap olarak sundu okurlara.

 

Üç sayılık Kırkikindi serüveninden sonra derginin etrafındaki insanlar  dağıldı, derginin yakın çevresinden ancak bir iki kişi içindeki tutkuya tutunarak kaybolmaktan kurtuldu. Bildiğim kadarıyla sizin içinizde bastırılamaz bir edebiyat sanat aşkı var. Bu aşkı hep canlı tutan sırrı merak ediyorum?

 

1989’da çıkardığımız Kırkikindi dergisi içimizdeki bastırılmaz edebiyat aşkının ürünüydü. 3 sayı sonra Kırkikindi kapandı. Öksüz çocuklar gibi kaldık. O süreçte yepyeni açılımlar oldu kendi adıma. Okuma sürecim hızlandı ve edebiyat dünyasından okur olarak kopmadım. Kısa sürede olsa Zaman Gazetesinde bir sayfa hazırladı Kırkikindi ekibi. Bu arada ben Kardelene yazı ve şiir gönderip o aileye katıldım. İkindiyazıları’na yazı ve şiir gönderme de paralel olarak devam etti bu aşkı diri tutmak adına. 1992-99 arası yurt dışındaydım ve edebiyat dünyasından koptum. O sürede iyi bir okur olma sevdasındaydım ve içimdeki o bastırılmaz edebiyat aşkı kısmen küllendi denebilir. O sürede ben de kayboldum demeliyim. Yazma eylemim oldukça yavaştı. Yaz tatillerinde Türkiye’ye gelince ilk olarak dergileri toplamak için kitapçılara koşardım. Bu arada Kırkikindi ekibinden Ali Çolak gazetede yazmaya başladı ve yoluna orada devam etti. Mehmet Kamış Aksiyonda, Mustafa Ünal Zaman Gazetesinde yürüyüşe devam ediyorlar. Diğer arkadaşlar dergi dünyasının uzağında kalıp şiirden edebiyattan koptular. Oysa Musa Güner, Salih Güzel ve Engin Akkuş güçlü ve sağlam bir dil edinmişlerdi kendilerine. Ben hayatın en müşkül zamanında bile kalbimde şiire ve edebiyata yer ayırdım. Herhalde bu sırda bunun önemli bir payı var. Bir de ezici ve eritici yalnızlığım. Şiiri, edebiyatı paylaşacak kimselerin olmayışı beni içime yani kalbime döndürdü ve ben kalbimle konuşup durdum. Kalbimle konuşmalarımı zaman zaman yazıya döktüm. Bu kimi zaman şiir, kimi zaman deneme oldu. Bir de ben birşeyler yazma kaygısı taşımam. Gelirse yazarım, kalbim taşarsa kaleme ve kağıda dökülür kalbimin taşkınlığı. 1998’de bu taşmada artışlar olmaya başladı. Bu hızlanmada şehir, tarih ve mekanın tesiri oldu denebilir. Hazar Denizi kıyısında bol şairli bir şehirde yaşıyordum. 1999’da Türkiye’ye döndüm. Ülkemin sorunlarına, şiire, insanıma, dergilere daha yakındım ve içimdeki şiir hareketini hızlandırdı. Yazmaya hazır kıta bekleyen ben, kalbimle daha çok konuşmaya başladım. İçimdeki yazma aşkını canlı tutan sır, kalbimle konuşmayı bırakmamakta olmalı. Daha net bir cevap: Aslında bunu ben de bilmiyorum. Bu benim kaderim olmalı ve ben bunu yaşıyorum.

 

Kadere, amenna, fakat yazarlık ağacını geçmişten geleceğe uzanan bir serpiliş ve yayılışla ebedileştirmek biraz da kişisel çabalarımızın, ısrarlarımızın ürünü değil midir?

 

Bu uğraş içinde çaba lazım elbette, ama ısrarın çok yeri olduğunu düşünmüyorum; çünkü boş bir yürekle ısrar geriye bir şey bırakamıyor. Çabayı da şöyle nitelemeliyim kendimce: Şiire, denemeye hazır olmak ve onunla bağları koparmamak. Kalbine dönük durmak kısacası. Uzun planda olaya bakıldığı zaman, edebiyatın temelinde insanın içindeki ebedîlik arzusu yatar. Adını ve eserini sonsuza bırakmak... Bu duygu içimizde ne denli fazlaysa o çaba ve ısrarı da o oranda koyarız ortaya.

 

Mustafa Oğuz şiiri nasıl tanımlar?

 

Öncelikle şiirin teorik tarafıyla ilgili lafları geçiyorum. Şiir benim için her zaman derin bir şaşırmadır. Şiirimde dile gelen birçok şeyi kelam olarak dile getirmemişimdir; ama bir kalp dürtüsüyle veya bilinen ismi ilhamla ortaya çıkan şiir, hemen her zaman beni şaşırtmış: “Bunu ben mi söyledim!” diye kendime sordurtmuştur. Şiir, kalp ve aşk, bir de hayat beni heyecanlandırıyor ve bunlar şiirle bir araya geliyor. Şiir kalbimin derinliklerini benim bile farkında olmadan ortaya koyma ameliyemdir. Şiir sonunu asla bilemeden söylemeye başladığım bir türküdür ve bu türkü hep kendini söylemeye kendi başlamıştır. Şiir kalbimin dile gelip kendini benimle paylaşmasıdır. Aşk gibi yüce bir erdemin dilidir.

 

-Sizin çocuk şiirleriyle ilgilendiğinizi biliyoruz."Gül Çağıran Çocuk" bu eğilimin meyvesi. Günümüzde baktığımızda çocuk edebiyatıyla ilgilenenlerin çoğu çocuk ruhuna seslenmekten çok, büyüklere "çocuk" konulu ürünler vermektedirler. Çocuklarla ilgili bir dergi ve yayınevinde editör olduğunuza göre siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

 

1990’dan beri çocuk şiirleri yazıyorum. M. Cemil ERDEM imzasıyla 1991’de Gül Çağıran Çocuk ismiyle kitaplaştı. İçimdeki çocuk konuştukça da bu eylem devam ediyor; ama açıkçası günümüzde çocukların şiir okumaya pek merak saldığını gözlemleyemiyorum. 2 yeni çocuk şiirleri kitabı öylece bekliyor bu sebepten. Zaman zaman Gonca Dergisinde yayınlanıyor.

Çocuk, coşkunun, sevginin ve masal bahçesinin dilini en iyi bilen ve bu dili en iyi konuşandır. Bu dille oluşturduğu dünyasının ana ayıraçlarından birisidir “çocuksu”luk.

Çocuksu çizgiye inmek - büyüklerce- kısmen başarılabilir. Yazılı ve sözlü olarak bunu başarabiliriz. Sözlü olarak, masal anlatmak, masalı adeta onlarla yaşamak, çocukla aramızdaki bütün engelleri kaldırır ve çocuk coşku iklimine geçip bizi kendine kabul ederek o coşkuyu birlikte yaşamamızı sağlar. Çocuğu dinledikçe, çocuğun düşünce ve hayal dünyasına vakıf olabiliriz. Çocukluğu yaşayıp o günleri geride bırakmış birisi olarak içimizde uyuyan çocuğu, bu coşkuyu çocukla yaşarken uyandırabilirsek, çocukla kontakt kurma imkanımız fazla olacaktır. İçimizdeki çocuk kimliği bize hakim olunca, sırtımızdaki kürkü atacağız. O zaman, içimizdeki çocukla karsımızdaki çocuk aynılaşacaktır. Buna özdeşleşme diyebiliriz.

Çocuklar için yazan, onlara metin üretenlere düşen yakaladığımız bu çocuk coşkusunu gümrah ırmaklara dönüştürebilmektir. Çocuk şiirleri yazdığım zamanlar bu gümrah ırmağı yakalayabildiğim anlardır ve 3-5 tane şiir bir anda oluşuvermiştir.

Belli yaştan sonra çocukluk bizden geçip gittiği için kullandığımız üslup “çocuksu”lukla nitelenebilir herhalde. Çocuğun elinden tutarak çocukla beraber şarkı söyleyip oynarcasına söyleyebileceğimiz mısralar çocuğu kendisine çağıracaktır. Çocuğa söylenen mısralar sevgiyi, afacanlığı, haylazlığı, nükteyi içinde barındıran bir üslupla söylenmelidir. Cahit Zarifoğlu, Mustafa Ruhi Şirin ve Mevlana İdris’te bunu görebiliyoruz.Yaz geceleri köyde oğlum “Baba, dağa çıkalım ve yıldız toplayalım” derdi. Çocuksu üslup bu işte. Dağa çıkıp yıldız toplamak, dağdan bulutu eritmeden getirmek., aya ve yıldızlara masallar anlattırmak, filin hortumundan kola akıtmak, bir sabah kapıya timsah getirmek, tavşan ile çocukları chatleştirmek, herkesin bildiği masalları torbaya doldurmak, aya taş atmak, bir uçağın kanadına tutunarak uzaklara gitmek, gece gördüğü rüyayı yazması için kuşları çağırmak, o tertemiz ellerini kaldırıp dua etmek...

Çocuğun bu doğal dünyasını ancak içimizdeki çocukla yakalayabiliriz. Bu doğal duygu selini aynı doğallıkta bir anlatımla kaleme almayı başarabilirsek iyi metinler çıkar ortaya ve bu metinler içinde sehl-i mümteni sanatını barındıran metinlerdir ki sanıldığı kadar yazılması kolay değildir. Bu anlatmaya çalıştıklarımın dışında kalanlar sizin de belirttiğiniz gibi “çocuğun ruhuna seslenmekten çok, büyüklere”çocuk” konulu ürünler vermektir. Çocuk için yazmanın teorik tarafları, çocuğun ruh dünyası, kelime hazinesi, algılama gücü gibi teknik taraflar dikkate alınmalı.

Dergimizde de bu anlayışı yerleştirmeye ve bu çerçevede ürünler yayınlamaya çalışıyoruz.

 

Son olarak edebiyat çalışmalarınızdan söz eder misiniz?

 

Işığın resmini çizdim. Şimdilerde hayat ve kalp resimlerini çekiyorum. İnsan yanımı acıtan kasideler kalbimi acıtıyor. Gün ölümlüdür deyip İstanbul ikindilerinden sonra ay düşlerine dalıyorum, ince bir kalple tarifsiz gökyüzüne sahip kuş ülkesinde. Bu söylediğim cümleler 9 adet kitabın ismini barındırıyor içinde. Bir taraftan yenilerini oluştururken bir taraftan oluşanları damıtmaya kalbimde derin şaşkınlığımı yaşamaya devam ediyorum. Edebiyat çalışmalarımı en iyi özetleyecek olan kalp ve hayat resimleri. Hayatın kenarında durup kalbimden dökülenlerle yoğunlaşmaya çalışıyorum. Bunları Yitik Düşler’de paylaşıyoruz okurlarla.

Kitapların gün yüzüne çıkması konusunda alabildiğine çekimserim. Milyonlarca insan nasıl ki Mustafa Oğuz’u umursamıyorsa Mustafa Oğuz’da onları umursamazlığını umursamıyor ve kalbinin kozasını oluşturmaya devam ediyor. Nasıl olsa bir gün ardımızda kalan üç beş lafı paylaşacak bir kalp çıkacaktır. Onun için bir acelem yok. “Okur bekliyor mu?” sorusuna cevap olarak “evet”e kalbim ikna olmadığı için olsa gerek şehrin Hâkimi’nden sonra 10 yıl geçti, ama yeni eser çıkarmadım piyasaya. Sizce bekliyor mu? Yitik Düşler okuruna soralım. Neticeyi mimoguz@mynet.com adresinde bekleyeceğim. Dergi adresine mektup da yazabilirler. Düşlerin yitik olduğu ülkede kitabın hayli hayli yitik olduğunu düşündüğüm için bu tavrım. Ama her şeye rağmen türkü söylemeye, hayatın ve kalbin resmini çekmeye şiirle, düzyazıyla devam etmeye çalışacağım bir kalp taşıdığım sürece. Kalbimle Yitik Düşler okurları arasında köprü olduğunuz için teşekkür ederim.

6/6/2007 · Kategori: Cocuk_siirleri

 

 

Güneş yorulup

Kapatırken ışıklarını,

İnsanlar dönerken evlerine,

Bir yorgunluk çöker, şehre.

 

Yorgun çalar, kapının zilini.

Merdivenlerden ağır adımlarla

Babam gelir.

 

Bende bir neşe bir neşe…

Birbirine katarım evi,

Merdivenlerde karşılarım babamı.

 

Oyunlarım, hayâllerim,

Arkadaşlarım,

Bir çırpıda dile gelir,

Babamın karşısında.

 

Sonrası ne oyunlar ne oyunlar…

Ardından

Kimsenin bilmediği,

Babamın anlattığı masallar

Ve sımsıcacık yatağım.

 

Akşamları

Yorgunluk hiç gelmez,

Bizim eve.

« Önceki :: Sonraki »